bu halkın sus payıydı deniz.
koparılmış bir dil.
cümleden silinmiş bir soru işareti.
ya da
bükülememiş
ama kesilmiş bir bilek..
o yüzden işte.
şimdi suskun,
anlamsız
ve yorgunuz biz.
8 Mayıs 2012 Salı
hayatı perakende yaşayan insan
ömrünü toptan alır.
sonra azar azar öder bedelini.
hayata borcu azaldıkça kendi tükenir.
09 Mayıs 2007
sonra azar azar öder bedelini.
hayata borcu azaldıkça kendi tükenir.
09 Mayıs 2007
yokluğun halleri
yokluğunun
garip biçimleri var..
sabahları
günaydın der mesela
yokluğun bana,
sabahın seherinde
sıcak bir öpüş olur.
sonra kahvaltı eder benimle,
ben evden çıkarken
arkamdan dua okur.
ara sıra
şehri gezer benimle yokluğun,
bana arkadaş olur.
tutarım olmayan ellerini,
yürürüm saatlerce
hem kalabalığım
hem yalnızlığım olur.
serin bir gece vakti
oturur masama
rakı içer benimle
türküler söyler bana yokluğun.
gözlerim dolar içtikçe,
yokluğun sırdaşım olur.
bazen
uzak yollardan döner gelir yokluğun.
yorgun olur
koynumda uyur.
kokusu siner yavaş yavaş evime,
nefes aldıkça gelir
verdikçe kaybolur.
içim mi dolmuş,
efkar mı basmış gönlümü,
hiç yalnız bırakmaz yokluğun
hemen gelir
başucuma oturur.
ben anlatırım,
o bastan dinler bildiklerini.
aklımı yitirdim sanırım konuştukça,
yokluğun tesellim olur.
yorgun düşer kimi zaman bedenim
ellerim üşür
dizlerim tutmaz olur.
yokluğun
bir tas çorba getirir o zaman,
ilaçsız komaz beni
hasta ellerimi tutar
yoldaşım olur.
yokluğun her yerdedir.
oturur,
kalkar,
şarki söyler,
durmadan konuşur,
kulaklarımı sağır eder yokluğun!
kapatırım gözlerimi korkudan,
ama orda da gelir beni bulur.
iste böyle kusursuz
ve tamdır senin yokluğun
an gelir
sensizliği tüketir
tek başına “sen” olur.
alır canımı azar azar
gün gelir
ecelim olur…
20 Haziran 2006
garip biçimleri var..
sabahları
günaydın der mesela
yokluğun bana,
sabahın seherinde
sıcak bir öpüş olur.
sonra kahvaltı eder benimle,
ben evden çıkarken
arkamdan dua okur.
ara sıra
şehri gezer benimle yokluğun,
bana arkadaş olur.
tutarım olmayan ellerini,
yürürüm saatlerce
hem kalabalığım
hem yalnızlığım olur.
serin bir gece vakti
oturur masama
rakı içer benimle
türküler söyler bana yokluğun.
gözlerim dolar içtikçe,
yokluğun sırdaşım olur.
bazen
uzak yollardan döner gelir yokluğun.
yorgun olur
koynumda uyur.
kokusu siner yavaş yavaş evime,
nefes aldıkça gelir
verdikçe kaybolur.
içim mi dolmuş,
efkar mı basmış gönlümü,
hiç yalnız bırakmaz yokluğun
hemen gelir
başucuma oturur.
ben anlatırım,
o bastan dinler bildiklerini.
aklımı yitirdim sanırım konuştukça,
yokluğun tesellim olur.
yorgun düşer kimi zaman bedenim
ellerim üşür
dizlerim tutmaz olur.
yokluğun
bir tas çorba getirir o zaman,
ilaçsız komaz beni
hasta ellerimi tutar
yoldaşım olur.
yokluğun her yerdedir.
oturur,
kalkar,
şarki söyler,
durmadan konuşur,
kulaklarımı sağır eder yokluğun!
kapatırım gözlerimi korkudan,
ama orda da gelir beni bulur.
iste böyle kusursuz
ve tamdır senin yokluğun
an gelir
sensizliği tüketir
tek başına “sen” olur.
alır canımı azar azar
gün gelir
ecelim olur…
20 Haziran 2006
yaşamın anlamı
...
doğduğun zaman annenin memesi,
5 yaşındayken topraktan çıkan solucan,
8 indeyken sınıf başkanı olmak,
14 ündeyken komşu kızın göğüsleri,
18 inde tek başına bara gidebilmek,
20 de sevgilinin dudakları,
22 de çok para kazanmak,
25 inde ülkeni kurtaran sen olmak,
30 da çocukların,
35 de daha uzun yaşamak,
40 da geçmişi değiştirebilmek,
50 de hayallerini kurtarmak
60 da aynaları yokedebilmek,
70 inde hayatın anlamını bulmak,
75 de hayatı anlamış bulunmak,
doğduğun zaman annenin memesi,
5 yaşındayken topraktan çıkan solucan,
8 indeyken sınıf başkanı olmak,
14 ündeyken komşu kızın göğüsleri,
18 inde tek başına bara gidebilmek,
20 de sevgilinin dudakları,
22 de çok para kazanmak,
25 inde ülkeni kurtaran sen olmak,
30 da çocukların,
35 de daha uzun yaşamak,
40 da geçmişi değiştirebilmek,
50 de hayallerini kurtarmak
60 da aynaları yokedebilmek,
70 inde hayatın anlamını bulmak,
75 de hayatı anlamış bulunmak,
yol
insan çok basit bir yolda zigzag çizerek yürüyen bir hayalci..
dümdüz, sapağı, durağı, kili, çamuru olmayan, varacağın yeri en baştan bildiğin bir yol.
yapman gereken sadece yürümek.
kimi koşuyor bir an evvel varmak için.
kimi duruyor bir anda karşıya sıçrayabilmek için.
kiminin yolu akıyor, o sadace ayaklarını oynatıyor.
kiminin yolu uzuyor o adımladıkça.
aslında bunların hepsi senin kafanda oluyor.
yol aynı yol. yürüyüşünü keyifli kılman için yürüyüşüne değil yolun kıyısına bakman gerekiyor.
bazen sana seslenenleri bile duymuyorsun, bazen yanında yürüyenleri dahi farketmiyorsun..
..
bazıları vardıklarında "çok lüks bir arabayla seyahat ettiklerini" söyleyip övünüyor.
bazıları yürürlerken sürekli yükseldiklerini, herkesi yukarıdan gördüklerini, diğerlerinin o anlamsız yolculuklarında hep aşağıda kaldıklarını, ama kendisinin başarısıyla, azmiyle, falanca şirketi yönettiğini, filanca departmana müdür olduğunu, yolculukta bunları yapmanın pek zor ve kendisi gibi üstün adamlarca yapılabileceğini falan anlatıyor.
bazıları yolda çok pahalı saatlerle zamanı ölçtüğünü, çok kıymetli mücevherlerle süslendiğini, çok kıymetli giysiler giyip çok nezih yerlerde yemek yediğini anlatarak kibirleniyor. "şu asalaklar gibi" öylesine, böylesine yürümedim diyor..
pek çoğu çiçekleri anlatmıyor.
geçtiği ormanı ve rüzgarın sesini farketmiyor kimse..
gözüne ışık tutulmuş gibi yalnızca bitirmek için yürüyen de var, yürümekten yorulup bırakan da, gelirken başkasını da konuk eden de..
nihayetinde herkes aynı yere varıyor..
şimdi sana soruyorum:
mücevherlerin, pahalı giysilerin, seni üstün kılan mevkiin ve lüks arabanla mı geleceksin?
yoksa yalın ayak bile varsan, gördüğün ormanı ve serin rüzgarları mı anlatacaksın yolun sonunda bana?
rengi
çok belirli sizin dünyanız..
boyunuzun uzunluğu,
kaşık tuttuğunuz eliniz,
oy verdiğiniz parti,
sabah yürüdüğünüz sokak,
pencerenizin kapsadığı gökyüzü,
masanızdaki çerçeve ya da inandığınız tanrı..
oysa hayata bir sarmaşık olarak da gelebilirdiniz.
annenizin karnından siyah olarak çıkabilir, geceleri sokakta uyuyan bir adama baba diyebilirdiniz.
elinizin biri olmayabilirdi.
herkes annenizden öğrendiğiniz lisanı anlamsız bulabilirdi,
yanınızdan ayırmadığınız telefonunuz değil de,
hayvanlarınıza su içirmek için taşıdığınız teneke kova en kıymetliniz olabilirdi..
aslında yaşadığınız hayat dümdüz olmasaydı,
tek bir ömürle lanetlenmeseydiniz yani,
sokak kedilerine bile düşman olmaktan vazgeçerdiniz.
sevgileriniz şartlı, cümlelerininz bol nasihatlı olmazdı.
tamam, yeryüzünün en "doğru" sunu siz bilirdiniz, ama "eğri" bir akıldan, kesip kesip mezure yapmaya gayret etmezdiniz..
"başlık"sız yazı
lisede kompozisyon dersindeyken "önce yazınızı yazın" derdi türkçe hocamız.
"yazdıktan sonra ona bir başlık seçersiniz.."
öyle de yapardık.
kalemimizin ucundan döküldüğü kadarını yazar,
yazabildiğimiz kadar anlatır,
anlatabildiğimizce yazar'dık.
sonra oturup bir "başlık" seçerdik.
birşey biterken ona anlam vermek ilahi bir güçtü..
lakin pek öyle olmuyormuş ders bitince.
kendi yazını kendin yazıp, bitirince isim veremiyorsun öyküne. sana ismi cismi belli bir senaryo veriyorlar hemen, önceden biçtikleri elbiseyi giydirip, önceden yazdıkları rolleri oynatıyorlar..
aslında çoktan defalarca gösterilmiş bir piyesi sıran gelince bir de sen oynuyorsun sadece.
başlangıçta cesaret vermek için alkışlıyorlar kuvvetle,
emek veriyorlar, sırtını okşuyorlar.
ha, "rol"unü iyi oynarsan seyirciyi yakaladın..
"oyun"u terketmeden kalıyorlar seninle sonuna kadar.
ama sıkıldım deme sakın..
metnin dışına çıkma,
ezber bozma, doğaçlama..
yoksa alkış da kesiliyor, tezahürat da..
ağlasan da güleceksin,
gülmesen de güldüreceksin.
ve sona gelince saygıyla eğileceksin..
müzisyenin dediği gibi:
"Oyuna devam,
Biz hiç yorulmadık
Biz hiç yenilmedik
Desem yalan
Oyuna devam.."
...
son insan
bütün hırslarının ve hayellerinin zirvesindeki kişidir büyük olasılıkla.
o kadar çok o kadar çok para kazanmıştır ki, kendisinden başka herkes ölmüştür açlıktan. (bkz.: kapitalizm)
kendinden başka herkesin düşman olduğuna o denli inanmıştır ki, bütün diğer halkların yokoluşunu seyretmiştir keyifle. (bkz.: faşizm)
ve öyle uzaktır ki sevgiden, yalnızlık bile kendisini terketmiştir.
25 Şubat 2010
o kadar çok o kadar çok para kazanmıştır ki, kendisinden başka herkes ölmüştür açlıktan. (bkz.: kapitalizm)
kendinden başka herkesin düşman olduğuna o denli inanmıştır ki, bütün diğer halkların yokoluşunu seyretmiştir keyifle. (bkz.: faşizm)
ve öyle uzaktır ki sevgiden, yalnızlık bile kendisini terketmiştir.
25 Şubat 2010
Türkçe katı
çok zordur türkçe katında yaşamak.
güç bela almışsınızdır yerinizi lisanlar apartmanında. ama ızdırabınız dinmemiştir henüz.
üst kattaki dil erozyonu uykuları haram etmektedir hergün. apartman yöneticisi ingilizce, sürekli olarak baskı kurmaktadır evden çıkın diye. bazen falan oldum zili basar gecenin köründe. ya da oha çüş sorgusuz sualsiz çıkar gelir ev gezmesine. sanki hiç gitmeyecek gibidir. çoluk çocuk desen iyice darlanmıştır. bi arayıştadırlar sanki. yarı türkçe yarı ingilizce speak yapanlardan hate ediyorum diye diye yaygara etmektedirler evde. iyice bunalmışsınızdır, arka bahçeniz azeri türkçesine bir uğrayım da iki dalga geçip güleyim bari dersiniz.
gülersiniz, ağlanacak halinize ya,
kabahatin çoğu sizdedir be kardeşim.
güç bela almışsınızdır yerinizi lisanlar apartmanında. ama ızdırabınız dinmemiştir henüz.
üst kattaki dil erozyonu uykuları haram etmektedir hergün. apartman yöneticisi ingilizce, sürekli olarak baskı kurmaktadır evden çıkın diye. bazen falan oldum zili basar gecenin köründe. ya da oha çüş sorgusuz sualsiz çıkar gelir ev gezmesine. sanki hiç gitmeyecek gibidir. çoluk çocuk desen iyice darlanmıştır. bi arayıştadırlar sanki. yarı türkçe yarı ingilizce speak yapanlardan hate ediyorum diye diye yaygara etmektedirler evde. iyice bunalmışsınızdır, arka bahçeniz azeri türkçesine bir uğrayım da iki dalga geçip güleyim bari dersiniz.
gülersiniz, ağlanacak halinize ya,
kabahatin çoğu sizdedir be kardeşim.
havada uçan çöp tenekeleri
.....
akşam olmuş, eve yorgun geldim. televizyonu açtım. karnım aç. ölü koyun gibi gözlerimi dikmiş bakıyorum ekrana. derken bi amca çıkageldi beyazcama. sinirliydi, anlaşılmamış olmanın verdiği bir dürtme, yahut" allah belanızı versin, farkında değilsiniz" gibisinden bakıp bakıp cümle sıralıyordu etrafına.
mesele derelermiş. şu üzerlerine kurulası HESler.
amca bu barajlar yapılınca ağlayacaksınız dedi. delikanlının biri çıktı, evde elektrik yakmalım mı dedi. bende aynı soruyu sordum. aynı "can yücel küfrü"nü yutmaya çalışıp, yine anlatmaya çalıştı amca.. öyle derin dertlerin böyle basit sorulara karşı yapacağı ne vardı ki?
biraz daha konuştu, sonra gitti.
kapattım televizyonu. bilgisayarımın fişini taktım.
.....
hava çok sıcak.
öyle sıcak ki, hem oturuyorum, hem de terliyorum yerimde. kış olsa diye düşündüm bi an. sonra iki ay evvel yüzmeyi özlediğim bi anımı hatırlayıp sustum. gene de yağmur yağsa diye düşündüm kendimce.
evimin balkonu ne güzel, hep esiyor, hep esiyor.
yaz akşamları ne güzel. insan hem terliyor, hem meltemle ferahlıyor.
ama sokak köpekleri susuyormuş.
sus'tukları için hep,
hep susuyorlarmış sıcak günlerde.
bir bardak su diyememek!
içinden bir roman geçip de bir cümle kuramazsan aşktan.
yahut bir tek cümle kurmak için dilsiz yüzünü şekilden şekle sokman zavallılığından..
ya da susuzluğundan belki de.
susuzluk da aşk gibi. yakar değil mi içini?
.....
eskiden daha renkliydi görüntüler.
yok yok,
gerçekten çocukken elma daha kırmızı,
erik daha yeşil, bebek daha esmer, güneş daha sarıydı.
şimdi bütün renkler birbirine yaklaşmış gibi.
Kim taksın ki?
aynı anda kaçını düşünüp kafaya yoracaksın sen?
hayvanlar da sevişir insan gibi.
ya da insanlar sevişir hayvan gibi.
aslında insanlar biraz hayvani.
kendince,
hep kendine,
kendi derdinde..
.....
yeni bir lugat yazmaya hazırlanıyorum sanırım.
artık farklı anlamlara yeni kelimeler türeteceğim.
"sevgi" ile başlamak en iyisi.
en çok kirlenen o.
herkes seviyor herkesi. sevgisiz kimse yok. sor istersen.
ama az tüketip tasarruf etmeyi öğrenmişiz onda da.
dövüyor kadını cellat, seslenince "size ne seviyorum" diyor.
gençler otobüslerde "mein kampf" okuyor. hitler amcalarının bütün dünyayı peşinden sürükleyen idealist faşist iradesini seviyor.
taraftarlar takımlarını ölesiye seviyor, karşı taraftarların ikisi birazdan bıçaklanıyor.
genç adam aşık kıza. ama kız istememiş onu.
lakin o çok seviyor.
şarjöründe iki kurşun var.
biri öldüresiye sevdiğine,
biri "kendi"ne..
sevgi heryerde yani.
markette "çok taze" etiketiyle satılan hormonlu domatesler gibi.
suyu çıkmış. bomboş et kalmış kırmızı bir tenin altında.
insan kalbi gibi.
o yüzden siliyorum artık bu sözcüğü lügatten.
"sevgilim seni seviyorum" demiycek artık kimse. "seni düşünüyorum" denecek. "seni özlüyorum" diyecek, "seni anlıyorum" diyecek.
"sevmek" yasak.
sevince altından mutlaka birşey çıkıyor.
sonra ben telaşa kapılıyorum "şimdi bir şeyler olacak" diye.
bir balığın suyu sevdiği kadar sevmediği için insan kendini, artık aşk'ın yalancı ağzıyla konuşulmayacak.
öpecek misin yıllardır beklediğin duvağın altındaki tertemiz alnı,
duracaksın.
"seni seviyorum" demeyeceksin.
avcunun içi terliyor mu,
kalbin falan koşarcasına atıyor mu,
ağlayacak mısın ona bak.
öyleyse eğer,
sevgili kulusun yaratıcının.
öyle "sevip sevip" parçalanmamışsın.
.....
yaşasın siber sosyal toplum.
eskiden her şey ne zordu. bir yoksula yardım etmek için gidip bi yoksul bulman gerekirdi.
birini sevmek için, önce onu bulup aşık olman, livanelinin "bir insan ömrünü neye vermeli" diyen şarkısında duraksayıp, "sen ömrünü neye verirsin" demek için bir dosta ihtiyaç vardı.
beslemek için gerçek balıklara.
ağlamak için annenin omzuna.
ama şimdi herşey kolay.
hiçbir şey yapmadan herşeyi yapabilmek bu çağın dehası.
içinde bir iç olmayan kavramlara yaslanıp hayatta kalınabilir ne ala.
ne Das Kapital'i lan.
deyimler sözlüğü bile daha iyi.
eski sevgilim " mutlaka bir - ist olacaksam, hüman-ist olmayı tercih ederim" demişti bir zamanlar..
ben bir kaç yıla kadar komünist olmak için tam çalışmalara başlamıştım halbuki. bunu duyunca vazgeçtim.
oturduğum koltuğun, ya da kendi kendimi tatmin edebildiğim bi sosyal mastürbasyon aracının varlığıyla uçurumun kenarından döndüm.
şimdi iyiyim şükür.
şükürler olsun.
bereket versin abi.
bu günü aratmasın.
böyle iyi..
hayat-ken
hayat, içinde bulunduğumuz şey.
her yeri saran, örten kaplayan, bir kaplumbağa adımı yahut bir panter sıçrayışında ilerleyen..
günlerce koşan,
saniyelerce duran..
burada ya da başka yerde, ama her zaman herşeyin biraz içinde olan..
yani bizi içinde saklayan..
şu silgimiz olmadan resim yaptığımız. ya da tanrının, biz planlamaya çalışırken yukarıdan güldüğü..
bunların hepsi,
söylediklerimiz,
söylemediklerimiz,
bildiklerimiz,
bildiğimizi sandıklarımız ve asla anlayamayacaklarımız..
hayat herşey.
bu yüzden galiba, onu anlatmak tarifsiz.
çünkü
içindeyken bir resmin,
onu boyamak mümkün değil!
08/10/2008
her yeri saran, örten kaplayan, bir kaplumbağa adımı yahut bir panter sıçrayışında ilerleyen..
günlerce koşan,
saniyelerce duran..
burada ya da başka yerde, ama her zaman herşeyin biraz içinde olan..
yani bizi içinde saklayan..
şu silgimiz olmadan resim yaptığımız. ya da tanrının, biz planlamaya çalışırken yukarıdan güldüğü..
bunların hepsi,
söylediklerimiz,
söylemediklerimiz,
bildiklerimiz,
bildiğimizi sandıklarımız ve asla anlayamayacaklarımız..
hayat herşey.
bu yüzden galiba, onu anlatmak tarifsiz.
çünkü
içindeyken bir resmin,
onu boyamak mümkün değil!
08/10/2008
amman oğlum!!
2000 yılının sıcak bir yaz sabahı üniversite sınavını kazandığımı öğrendiğimde çok sevinmiştim. Çok çalışkan bir öğrenci değildim ama istediğimi almıştım: Artık ben bir işletme bölümü öğrencisiydim. Ege’nin sıcak yakası, Akdeniz’in incisi beni bekliyordu.. Şu köy havasındaki Manisa’dan kurtulacaktım sonunda.. Seviniyordum işte.
Gel zaman git zaman, okul telaşı yaklaştı. Yeni bir hayata hazırlanış başladı. “Nerede kalırım”lar, “nasıl yaparım”lar derken birden bir fırtına koptu! Çok sertti ve her yandan esiyordu. İçinde öfkeleri, çığlıkları, tozu-boranı barındırdığını anlatırdı ya büyüklerimiz, bence en çok korkuyu taşıyordu. Bu “Aman Oğlum” fırtınasıydı. Saatte “12 Eylül” hızında esiyordu. Bir düşünün ne denli güçlü olduğunu. “12 Eylül” felaketleri ölçmek için bu ülkedeki en güzel ölçü birimiydi..
Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Aman Oğlum” fırtınası her yönden çarpıyordu suratıma; Üçüncü kattaki komşu kenara çekiyor, “Aman Oğlum, rengini belli etme” diyordu. Büyük dayım usulca fısıldayıp “Aman Oğlum” diyordu, “ortada dur, hiç bir şeye karışma!”. Annem girip çıkıyor, endişeli gözlerle anlatıyordu; “Aman Oğlum ömrünü tüketme, bu ülkeyi kimse kurtaramadı şimdiye dek!”.
Şimdi dönüp 5 yıl önce esen bu “kaygı yüklü” fırtınaya bakıyorum da, hiçbir şeye karışmadığımı görüyorum gerçekten. Daha testiyi kırmadan Hoca Nasreddin’den şamarı yiyen ben, “ömrümü tüketmeden” okulumu bitirdim. Ara sıra fakültenin bahçesinde toplanıp bağırıp çağıran, bir şeyler anlatmaya çalışan arkadaşlarım en fazla bir göz ucu bakışı kadar yaklaşabildiler bana. Ne de olsa, ben artık özgür bir bireydim. Ömrümü tüketmeye niyetim yoktu.
Kafam rahat, içim ferahtı. Memlekette niye bu kadar aç var, bilmiyordum. Şu Kürtler ne istiyordu, bir fikrim yoktu. İşsizlikmiş, yolsuzlukmuş, ilgilenmezdim. Neden babam gibi işçiler üretir de, papyonlu konjonktürel amcalar memleketin yüksek faydalarına istinaden tüketirlerdi, anlamazdım. Hücrelerde çürüyenler, 12’sinde kurşunlanan, 17’sinde asılanlar bana uzaktı. Hem bana neydi. Ben kendi dünyamı yaşardım. Reklamlarda dünyanın merkezinde olduğum söylenirdi. Çünkü ben bu hayatın en kıymetli “nesnesi”ydim. “Öznel” bir hayat hiç aklıma gelmezdi benim.
Şimdi evime döndüm. İşsiz bekliyorum. Babamın 25 yıl ömrünü çürüttüğü yer gözümün içine bakıyor. Oysa bana daha beş yıl önce ömrünü tüketmemekten bahsetmişlerdi. Yanlış neredeydi? Kim post, kim kuzuydu? Anlayamadım.
Bu arada, baban nerede çalışmıştı mı dediniz? Hemen söyleyeyim: Şehrimizin batısında koca bir sanayi sitesinde.. Adı mı?
“Kenan Evren” Organize Sanayi Sitesi..
10/03/2005
lekesiz aklın sonsuz ışığı
Merhaba,
Bu merhaba kendimden kendime deli'ce bir merhaba.
Zira insan ağzından dökülen her kelimenin ilk dinleyeni, yahut buradaki gibi yazdığı her satırın ilk okuyanıdır.
Peki neden kendine hitap ederek başlar bir adam?
Cevabı şu ki, yazmak bir deliliğin dışa vurumu, bir nevi iç dünyanın "kusumu"dur. Aklında ordan oraya koşturan cümleleri bir beyaz kağıda hapsetme, daha doğrusu kendi içselliğinin steril kavanozlara konmuş numuneleridir. İnsan önce kendisi için yazar zira.
Kendisi için yazar, çünkü yazmazsan delirirsin. O içerde dolaşan cümleler aklını kaybetmene kadar vardırabilir.
Çünkü seni oyalayan ve içinde konuşan kelimeleri duymaman için sürekli gürültü eden bir hayat kurgulandı karşında. Bu kurgu bir an için ortadan kalktığında; müziğin sesini biraz kıstığında, telefonun sustuğunda, tiryakisi olduğun iş hayatın bitiverdiğinde yahut, o yüce ve her şeye kadir insanlığın kaçınılmaz sonu çıkıyor karşısına: "Yokoluş!!"
Yaşamda insana en çok acı veren şey..
Yok olmamak için anıtlar yapıyoruz her yere,
yok olmamak için satırlarca yazıyoruz ya da duvarlara kazıyoruz resimlerimizi.
Ardımızda bir öykü kalsın deyip, hiç olmazsa bir küçücük fidan ekiyoruz bilmem neredeki toprağa..
Ölünce elimizden tutsun diye, tanrımızı en başta seçiyoruz..
Verilen bir emeğin, yaşanan bir aşkın, bir dostluğun ya da tümden bir insanın yok oluşu acı vermez çünkü hiçbir şey kadar.
Saf katı gerçekliğin karşısında yokolan ve sessizce deliren insan..
Zira delilik en çok deliye endişe verir, delirince yalnız kalırsın çünkü. Delirince kendi cümlelerin içinde yokolursun.
...
İşte o yüzden bu merhaba kendime,
işte o yüzden buradayım.
Annem çocukluğumda kendi kendime söylenirken "deli misin sen, kendi, kendine konuşuyorsun" diye sorardı.
Tam da kendi kendime, kendimce konuşmak için, ve annemin yıllar evvel farkettiği deliliği her yere bulaştırmak için merhaba kendime!
Lekesiz bir aklın sonsuz ışığına giden yol, bir delinin dikenli tellerle örülü bahçesinden geçer!
Sevgiler..
Bu merhaba kendimden kendime deli'ce bir merhaba.
Zira insan ağzından dökülen her kelimenin ilk dinleyeni, yahut buradaki gibi yazdığı her satırın ilk okuyanıdır.
Peki neden kendine hitap ederek başlar bir adam?
Cevabı şu ki, yazmak bir deliliğin dışa vurumu, bir nevi iç dünyanın "kusumu"dur. Aklında ordan oraya koşturan cümleleri bir beyaz kağıda hapsetme, daha doğrusu kendi içselliğinin steril kavanozlara konmuş numuneleridir. İnsan önce kendisi için yazar zira.
Kendisi için yazar, çünkü yazmazsan delirirsin. O içerde dolaşan cümleler aklını kaybetmene kadar vardırabilir.
Çünkü seni oyalayan ve içinde konuşan kelimeleri duymaman için sürekli gürültü eden bir hayat kurgulandı karşında. Bu kurgu bir an için ortadan kalktığında; müziğin sesini biraz kıstığında, telefonun sustuğunda, tiryakisi olduğun iş hayatın bitiverdiğinde yahut, o yüce ve her şeye kadir insanlığın kaçınılmaz sonu çıkıyor karşısına: "Yokoluş!!"
Yaşamda insana en çok acı veren şey..
Yok olmamak için anıtlar yapıyoruz her yere,
yok olmamak için satırlarca yazıyoruz ya da duvarlara kazıyoruz resimlerimizi.
Ardımızda bir öykü kalsın deyip, hiç olmazsa bir küçücük fidan ekiyoruz bilmem neredeki toprağa..
Ölünce elimizden tutsun diye, tanrımızı en başta seçiyoruz..
Verilen bir emeğin, yaşanan bir aşkın, bir dostluğun ya da tümden bir insanın yok oluşu acı vermez çünkü hiçbir şey kadar.
Saf katı gerçekliğin karşısında yokolan ve sessizce deliren insan..
Ama delirmek bir şey değil, insan yalnızlıktan korkuyor.
...
İşte o yüzden bu merhaba kendime,
işte o yüzden buradayım.
Annem çocukluğumda kendi kendime söylenirken "deli misin sen, kendi, kendine konuşuyorsun" diye sorardı.
Tam da kendi kendime, kendimce konuşmak için, ve annemin yıllar evvel farkettiği deliliği her yere bulaştırmak için merhaba kendime!
Lekesiz bir aklın sonsuz ışığına giden yol, bir delinin dikenli tellerle örülü bahçesinden geçer!
Sevgiler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)